4 May 20235 Dakika

Serpil Çetinkaya ile Söyleşi

Post thumbnail

Hendeseli Sanatçılarla yaptığımız Hendeseli Sanat Söyleşilerinin yeni bölümünde konuğumuz Serpil Çetinkaya..

  1. Serpil Çetinkaya isminden bahseder misiniz?

İstanbul’da yaşıyor ve üretiyorum. Marmara Güzel Sanatlar Fakültesi resim bölümü mezunuyum. Bugün sadece tuval, panel ve kâğıt üzerine çalışmalar üretiyorum.

  1. Hangi alanda eserler üretiyorsunuz? Ürettiğiniz alanla ilk bağı nasıl kurdunuz?

Bugün için sadece iki boyutlu alan üzerinde çalışmalar üretmekteyim. Üretmeyi ve bununla beraber düşünmeyi; çoğu zaman da kendimle konuşmayı birçok farklı malzeme ile denedim. Şu an ise içinde bulunduğum duyguyu en iyi anlama yöntemim tuval ya da panel üzerine çalışmak. Süreç içerisinde kimi zamanımı sadece palet üzerinde renk karmakla geçiyorum ve bulmayı umduğum bir tonda olmuyor. Bu süreç de üretimime dahil olmakta. Bugün anlatabildiğim çalışmalarımla ilk bağımı ise hatırlayamıyorum.

  1. Resimlerinizin konusunu neler oluşturuyor? Üretmekten en çok keyif aldığınız başlık hangisi/hangileri?

Resimlerimde yaşadığım zamana ait hissettiklerim ve bu hissettiklerime ait hafızamda kalanları görebilirsiniz. Bu hisleri kısa rüyalar, birbirlerinden ayrı zamanlara ait anılar gibi kurguluyorum. Yaşadığım kişisel alanım da çok parçalı, üst üste binmiş farklı zamanlara ait hikayelere sahiptir. Resimlerde yan yana getirmeye çalıştığım hikayelerin çok uzun süreler boyunca etrafımı izlememle alakalı olduğunu düşünüyorum. Etrafımı izlerken kendimi o alana dahil ettiğimi, ya da o ana, alana ait hikayeler oluştururken buluyorum. Kimi zaman o anda olmayan rüzgarlar esiyor benim için, esen rüzgârın bir rengi ve sesi oluyor. Bu rüzgâr kırık sandalyeleri deviriyor, yerde boylu boyunca uzanan otları hareketlendiriyor. Ben gibi oluyorlar bir an için. Uzak bir kent seçiyorum; seçtiğim o kentin gizli gizli bir şey söyleyebileceğine inanıyorum… Bunlar, parçalı hikayeler bir anda benim zamanıma ulaşıyor ve orada asılı kalıyor. Asılı kaldığı yerde de resimlerim oluşuyor.

Son dönem resimlerimde yaşadığım, zaman geçirdiğim yerlerin hissi yalnız bir figür ile birleşiyor. Figür hep uzak, izleyeni izleyen, çoğu zaman da ifadesi tam anlamı ile netleşmeyen bir durumda kalıyor. Ardındaki hikâyeden de uzak. Sessiz… Daha ne kadar bizi izler, zaman nasıl geçer şu an için göremiyorum. Ama uzun bir zaman daha orada duracak gibi.

  1. Üretim aşamasına geçmeden önce nasıl bir hazırlık süreci geçiriyorsunuz? Süreçte size eşlik eden kaynaklar var oluyor mu?

Aslına bakarsınız üretim aşaması tek bir andan ibaret değil benim için. Düşünmek, görmeye çalışmak ya da tamamıyla fiili olarak üretmeye uzak kalma, bütün olarak bir üretim. Bu bakımdan benim için gündeliğimde hissettiğim rüzgâr da o anki hissetme halimde üretim aşamasıdır. Yaşam şeklim ve yaşama duyduğum yaklaşım ve üretimlerim hep devam eden bir devinim. Bazı resimlerim ilerlerken bile hala başlamadığımı düşündüğüm zamanlarım oldu. İki yıl sonra dönüp baktığım ve daha yeni başlıyorum dediklerim var.

  1. Antroposen çağında üreten bir sanatçı olmak nasıl bir durum? Bu çağın atmosferinin işlerinize etkisi nedir?

Bugün sokağa çıktığımda renkli, sesli ve ışıltılı reklam panolarının gergin etkisi üzerimde gibi hissediyorum. Sosyal gündem, politika, siyaset ve gerisi algılayamayacağımız bir hızla hareket ediyor. Çoğu zaman kendimi Terry Gilliam’ın yönettiği Brazil filminde buluyorum. Odaklanmak için bu çağda yorucu bir çaba sarf etmeniz şart. Örneğin, her şeyden uzaklaşmak ve sadece yürümek istediğiniz de o alana ulaşmak asla kolay olmamakta. Gökyüzüne bakmak için binaları aralamanız gerekiyor. Bazı zamanlar asla yalnız kalamadığımı düşünüyorum; benimle yürüyen, hareket eden bir şehir uğultusu var. Ancak sanırım antroposen çağında en çok sorguladığım, doğa ve karşılıklı birey ilişkilerimiz… Son zamanlarda gördüğüm, bizler birey olarak doğa ile nasıl temas kuruyorsak karşımızdaki kişilerle de benzerini kuruyoruz. Bu bakımdan bu çağda yıkıp yeniden ve tekrar yıkıp yeniden kurduğumuz çevreyi insani ilişkilere benzetiyorum. Uzak durmaya, sorgulamaya çalışıyorum ve durum üretimlerimde de karşıma çıkıyor. Bugün daha çok her türlü boyayı -özellikle tuval üzerinde- kullanma nedenim de bu. Resim yüzeylerimi Flaman ressamların uzun süre geçirdikleri hazırlık aşamasından geçirmeye çalışıyorum. Tuval malzemesine olduğu gibi, boyaya da benzer bir yaklaşımla eğiliyorum. Bu şekilde belki bir nebze imrendiğim döneme yaklaşabilirim.

  1. Sanat alanındaki sürdürülebilirlik politikalarıyla ilgili düşünceleriniz nedir? Geliştirmek adına neler yapılması gerektiğini düşünüyorsunuz?

Bugün sanırım tüm toplumların en büyük problemi sürdürülebilirliktir. Bu bir problem…

Konuyu ekonomi, siyasi, ekoloji ve sosyoloji gibi birçok ana başlıkta düşünmek gerekir. Sanat ile sürdürülebilirlik yan yana geldiğinde ise multidisipliner bir yaklaşım ile incelemek sağlıklı olacaktır. 20.yy ikinci yarısından itibaren çevre sanatı, arazi sanatı, dönüşüm sanatı gibi adlandırılan bir çok çalışma çerçevesi bulunmaktadır. Bu alanda üretilen çalışmalarda da çoğu zaman doğaya direkt müdahale olduğunu da görebiliriz. Dezavantaj olarak görebileceğimiz bu yaklaşım bize şunu sormamıza alan tanıyor; sürdürülebilirlik yeterince tanımlanmış bir kavram mı ya da üretilen çalışmalar, fikir ya da yaklaşım bu kavram içerisinde eriyor mu? Kültürel popülerliğin ilgisi sürdürebilir kavramını deneyimlemeye çalıştıkça kendi içerisinde kaybolduğunu görüyoruz. Ben bu konuyu izleyici olarak ele alabiliyorum, bu bakımdan da kavramın sanat ile ilişkisi ve politikaları bugün için bana yeterince ilgili gelmemekte.

Kavramla, konu ile ilişkili sanatçıların kendini doğadaki problemde bulup, durumu sanatın kendi konusu haline getirmeli. Bu noktada da doğadaki, çevredeki problem ya da sanatçının kurduğu ilişkide de devamlılık sağlanmalıdır. Buradaki devamlılık, sanatçı ve sürdürülebilirlik kavramı ile uyumlu bir ilişki yaratacağından üretimde problemin kendisini izleyebiliyor olacağız.

  1. Sanat sanat için midir? Yoksa sanat toplum için midir?

Ben sanatı Adorno gibi düşünüyorum; sanat toplumun dışında bir yerde, başka bir şeydir. Bu bakımdan toplumla direkt bir ilişki hali bana sağlıklı gelmemekte. Toplum içindir dediğimiz nokta da kullanıma açık, yarar sağlayan, mutlu eden, hüzünlendiren, deva bulan gibi duyguları harekete geçiren bir görevi varmış, fikri ortaya çıkabilir. Bu görüş ise bugüne kadar tanımlanan sanatın anlamını yıkmaktadır. Ben ise sanatı, üreten kişiyi üretime iten bir güdü olarak görmekteyim; sanatı üreten ve sanatın birebir ilişkisi burada önem oluşturmaktadır. Bu ilişkiyi açıp, anlamaya çalıştığımız da ise, üreten kişide var olan bir duyguyu, güdüyü, hazzı görebiliriz. Elbette bu bağlamda şu soruyu sormak da mümkün; birey bu duyguların kaynağını nereden almaktadır ya da nereden beslenmektedir? Yaşadığı çevreden, sosyal alanında ve daha geniş çerçevede toplumdan beslenmektedir. Bu noktada da beraber yaşadığı çevre ile aynı problemleri dile getirebilir ancak yine de üretimleri topluma yönelik değil, toplumdan beslenen bireyin eylemi olmaktadır.

Bu konu kendi önemini daha uzun yıllar devam ettirecektir. Çünkü sanatçının üretimleri dışında bir de tasarım nesnesinin varlığı söz konusu… Tasarım nesnesini sanat nesnesinden ayırmadığımız her durumda, sanatın toplumsal işlevi de problem olarak karşımıza çıkacaktır. Ancak tasarım kendisi, işlevi açıklanmalı ve tasarımı üreten kişinin de bu konudaki farkındalığı bu soruya net bir cevap oluşturacaktır.

Share:

Etik Üretim, Sorumlu Tüketim

menü

takipte kal

Hendeseli Blog © 2023 | Tüm hakları saklıdır.